Dönem dönem ekonomik sorunlar öne çıkmış, domuz gribi salgını söylentilerinden dolayı bir ara sağlık, üniversiteye girişte öğrencilere uygulanacak katsayı meselesi sebebiyle de zaman zaman eğitimle ilgili konular ana gündemi meşgul etmiştir.
Aslında hukuk, tüm bu meselelerle de doğrudan ilgilidir. Hukuk, insanın olduğu her yerde ve her meselede var olan, olması gereken, dinamik ve canlı bir mekanizmadır. Tek tek insanların ve kamunun vicdanında adalet duygusunun yerleşmesi için bu elzemdir. Kapkaç olaylarından tutun da Ergenekon davasına ve anayasal tartışmalara kadar her alanda hukuk ne diyor diye kulak verilir.
Ancak son günlerde, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) Erzurum özel yetkili savcılarının özel yetkilerini sorgusuz sualsiz, jet hızıyla alıvermesi sebebiyle hukuk tartışmaları, haklı olarak bir anda gündemin en üst sırasına yerleşmiştir.. Haklı olarak diyorum çünkü, gerçekten de bu, Türkiye’nin her şeyden önemli ve öncelikli bir meselesini iyice açığa vurmuştur; hukuk devleti olma meselesi. Bu gelişme, anayasamızda yazılı olsa da cumhuriyetimizin neden bir hukuk devleti olmadığını, bu haliyle de olamayacağını gözler önüne sermiştir.
HSYK’ nun almış olduğu karar ‘yok’ hükmündedir. Hukukta ‘yokluk’un ne manaya geldiğini ve bu kararın neden ‘yok’ hükmünde olduğunu uzun uzun anlatmaya ve detaylandırmaya gerek yok. Kamuoyunda etraflıca anlatılıyor, tartışılıyor.
İşin dikkat çekici yanı, yok olan bir kararın nasıl uygulanabiliyor olduğudur. Jet hızıyla alınan karar Uyap (Ulusal Yargı Ağı Projesi) üzerinden jet hızıyla Erzurum’a tebliğ ediliyor ve anında uygulanıyor. Çünkü kararı alan merciye “Bu karar yok hükmündedir, uygulanamaz” diyecek bir makam ve sistem yoktur. HSYK’ nun kararları denetim dışıdır. Milli iradenin tecelligâhı olan millet meclisi dahi Anayasa Mahkemesince denetleniyorken, HSYK ve YAŞ gibi hikmetinden sual olunmaz kurulların olduğu bir hukuk sisteminde devletin hukuk devleti olduğundan bahsetmek mümkün değildir.
Bu konular meselenin hukuk ve mevzuatla ilgili görünen yüzünü oluşturmakla birlikte perde arkasında başka amaçların ve gayretlerin olduğu da kamuoyunda konuşuluyor. Mesela ikinci Şemdinli vakası denildi. Hatırlayacaksınız, Şemdinli olayında soruşturma savcısı hazırladığı iddianamesinde muvazzaf bir kuvvet komutanına şüpheli sıfatıyla yer verince yine HSYK tarafından meslekten ihraç edilmişti. Bu defa da ilginç bir zamanlamayla, muvazzaf bir ordu komutanı ifadeye çağrılınca ifadeye çağıran savcıların özel yetkileri alındı.
Rütbelerle, alınan kararların neticeleri arasındaki doğru orantı son derece dikkat çekicidir. Askeri hiyerarşide kuvvet komutanı, ordu komutanının üstüdür. Kuvvet komutanını soruşturmaya konu eden savcı meslekten ihraç edilirken, astı olan ordu komutanını soruşturmaya dahil eden savcılara daha hafif bir işlem uygulanıyor, sadece özel yetkileri alınıyor.
Hukuk devleti olmanın ayrı bir meselesi olsa da, askeri yargı bizim sistemimizde vardır. Askeri yargıda kullanılan bir darbı meseldir; cübbe rütbeyi örter denir. Askeri hakimler de aslında rütbeli birer subay iseler de, üniforma üzerine cübbesini giyince artık rütbe görünmez. Artık o hakim rütbeyi bir kenara bırakmış, bir adalet dağıtıcısı olmak zorundadır.
HSYK’ndaki yüksek hakimler, milli iradeye karşı sanki rütbeli iradeyi koruma ve kollama yolunda anayasal dayanaktan da mahrum kararlara imza atıyor.
Rütbesiz cübbelilerin, cübbesiz rütbelilerin rütbelerini korumak için değil, hukukun evrensel ilkeleri ışığında sırf insan olmaları hasebiyle fertlerin ve topyekün toplumun hak ve hukukunu korumak ve adaleti tesis etmek için cübbelerini giydiği bir sistemde ancak hukuk devletinden söz edilebilir.
Son gelişmeler yeni, sivil ve demokratik bir anayasanın önemini ve aciliyetini bir kez daha ortaya koymuştur.
……
Ak Haber yayın hayatına başlıyor. Halkın vicdanına ayna tutacak ak-pak, temiz bir sayfa olması inancıyla yayın hayatında başarılar diliyorum.
* Avukat, Edirne Barosu İnsan Hakları Komisyonu Üyesi